Porselen, 11 asır önce Çin’de doğdu. Porselen kelimesi, "deniz kabukları" ya
da "incinin yaratıcısı" anlamına geliyordu. ıpekle birlikte geldi Avrupa’ya. Bu
iki tılsımlı nesne Batılıların başını döndürdü. Marko Polo, içinde ışıklar ve
renkler gezinen porseleni alıp Avrupa’ya getirdiğinde yer yerinden oynadı. Önce
saray ve şato ahalisi tarafından kapışıldı. Uzakdoğu’dan Avrupa’ya nakliyat artınca
biraz daha ucuzladı.
Aristokratlardan burjuvalara kadar herkes bir parça porselen sahibi olmak
için liman dükkanlarında sıraya girer oldu. Avrupalı ustalar yüz yıllarca kıskançlıktan
öldüler. Çünkü, ne yapıp ettilerse de bu işin sırrına vakıf olamadılar. Yüzyıllarca
çalıştılar, ama işi 18. yüzyılın sonuna kadar çözemediler. Porselenin Osmanlı
topraklarında ve Avrupa’daki hikayesinin devamını esaslı bir sanatçıdan, Serdar
Gülgün’den dinleyeceğiz.
Serdar Gülgün, porselenin önceleri sadece mutfak eşyası olarak rağbet gördüğünü
söylüyor. "Ama, Çin’den vazolar ve biblolar gelince, Avrupalı ve Osmanlı, porselenin
işlevsel olmanın dışında estetik bir boyutu olduğunu da anladı" diyor. Osmanlı’da
semaver takımları, nargileler, abajurlar, aplikler, avizeler, küçük ve büyük gürz
vazolar, burmalı, kavuk, kandil, şale, zülfü aruz, lale, küp bir dekorasyon malzemesi
olarak çok rağbet görürmüş.
Porselenin eski adı fağfur
Serdar Gülgün, porselenin bir dekorasyon malzemesi olarak da yaşanan mekana
eşi bulunmaz bir güzellik kattığını söylüyor. Ve doğrudan bizim memleketteki etkisine
geçiyor.
"Osmanlı, porselene ’fağfur’ adı vermiş. Bu isim Çin imparatorları için
de kullanılırmış. Katip Çelebi, 17. yüzyılın ortalarında yazdığı Cihannüma adlı
eserinde ’fağfur’ diye bahsettiği porseleni uzun uzun anlatıyor. Biliyorsunuz
porselen özel bir kilden yapılır. Ateşle temas ederek şekillendiği ve güzelleştiği
için adına ’ateş sanatı’ diyenler de olmuş. Ama Katip Çelebi, ustalığın esasını
kavrayamadığı için tıpkı Avrupalılar gibi kendine göre tarifler çıkarıyor ve şöyle
diyor: ’Fağfurun aslı gayet latif bir ak taştır ki letafetine eş yoktur. O taşı
döverler ve elekten geçirirler.’ Bu tabii o zamanların genel düşüncesiydi. Ama
Çelebi, porselene hakkını çok güzel teslim etmiş ve bu eşsiz malzemeyi şöyle betimlemiş:
’Ve fağfuride üç hassasiyet vardır ki yeşimden gayrı hiçbir cevherde yoktur: Biri
budur ki, içine her ne konsa tortusu aşağı çöküp saf eyler. ıkincisi bu ki eskimez.
Üçüncüsü elmastan başka hiçbir nesne tesir edip çizmez. Elması onunla tecrübe
ederler... Ondan yemek ve şarap içmek aklı artırır, ferahlık verir. Ve her ne
kadar kalın olup ettikleri nakış gözükmese de ateşe, ya ışığa, ya da güneşe tutsalar,
nakış meydana çıkar.’"
Serdar Gülgün’ün porselenle teması ise antika üzerine danışmanlık yaptığı
sırada başlamış. Bundan

iki yıl kadar önce dünyanın en önemli porselen markalarından biri olan Herend’den
bir teklif almış. Herend’in temsilcileri, Gülgün’e firmanın bir Osmanlı serisi
yapmayı planladığını belirtmiş ve bu işi ona teklif etmişler. Başlamış çalışmaya
ve o dünya güzeli, tığ gibi uzayan taç yaprakları olan ıstanbul lalesini işlemiş
porselene. Koleksiyon çok beğenilmiş. Ardından Osmanlı karanfillerini çıkarmış
ortaya. Bu iki seri şimdi dünyanın her yerindeki Herend mağazalarında satılıyor.
Gülgün, şu sıralarda British Museum’da Osmanlı sanatı üzerine dersler veriyor.
"Öğrencilere porseleni de anlatıyorum. Porselendeki Osmanlı süslemelerinin hangi
anlamları ifade ettiklerinden bahsediyorum" diyor. Aklıma takılan bir soruyu yöneltiyorum:
"Porselene en çok dokunmayı ve sesini dinlemeyi seviyorum. Sizce de porselenin
yeryüzündeki tüm nesnelerden farkı yok mu?" "Elbette ki var" diyor heyecanla ve
devam ediyor:
"Aslında porselen insanın beş duyusuna birden hitap eder. Ve bu haliyle
ipeğe çok benzer. Göze nasıl güzellik kattığını anlatmaya gerek yok. Çok ama çok
sert olmasına rağmen elinizi değdirdiğinizde ipeğe dokunur gibi olursunuz. Dile
ve tat duygumuza katkısını sizin söylediğiniz gibi Katip Çelebi çok güzel anlatmış.
ıyi porselenle kötü porseleni ve bu malzemeyi diğerlerinden ayıran bir kokusu
da vardır. Bu kokuyu en iyi son sırrın atılıp fırından çıktığı anı bilenler çok
iyi anlar. Tabii bir de sesi var. Özellikle porselenin porselene değdiğinde çıkan
müziği hiç bir şeye değişmem. Bu yüzden eski Çin sarayında tahta ya da metal kaşıklar
yerine porselen kaşıklar kullanılırmış. Porselen bir kasede gezinen porselen bir
kaşığın sesini duymak için herhalde..."
Ömür boyu garanti
Serdar Gülgün’ün Herend için tasarladığı koleksiyon yemek, çay ve kahve
takımları, salata tabağı, ekmek tabağı, tuz ve biberlik ile peçetelikler, pasta-pötibör
tabakları ve ayaklı suplalardan oluşuyor.
Bundan sonra daha dekoratif işler tasarlayacağını, vazolar, abajur ve aplikler
tasarlayacağını söylüyor. Bu serinin devamını da Herend için yapacak. "Koleksiyon
yaptığım, antikayla da uğraştığım için porselenden hep korkarım. Kırılmasından,
çatlamasından, kulplarının kopmasından ürkerim yani. Aldığınız bir üründe ya da
takımda ilerleyen zaman içerisinde kırılma, çatlama ya da figüründe bozulma olduysa
Herend tarafından onarılıyor. Bu çalışma tarzı bana güven veriyor. Çünkü ölümümden
yıllarca sonra da Serdar Gülgün koleksiyonundan edinmiş olan birisi, takımda eksilen
ya da kopan parçasını getirip yaptırabilecek. Bu bir sanatçıya ölümsüzlük duygusu
aşılıyor."
Herend’de çalışan sanatçılar tıpkı Çin’de olduğu gibi ışıkla hareket ediyorlar.
Sabah gün doğarken işlerine başlayıp güneşin devrilmeye başladığı, ışık kalitesinin
düştüğü öğleden sonra saat üç gibi fırçalarını ellerinden bırakıyorlar.
Osmanlı sanatı uzmanı
Serdar Gülgün, ıstanbul doğumlu. Liseyi Saint-Benoit’da okudu. Ardından
ıstanbul

Üniversitesi’nde işletme eğitimi gördü ve Londra’ya gitti. Londra Üniversitesi
Doğu ve Afrika Araştırmaları Bölümü’nde (SOAS) Osmanlı hat sanatı, tekstili ve
mutfağı üzerine eğitimini sürdürdü. ıstanbul’a döndüğünde Vakko’da işe başladı.
Osmanlı desenlerinden oluşturduğu tasarımlarını döşemelik ve perdelik kumaşlara
uygulayarak özel bir koleksiyon yarattı. Bu arada tam sekiz yıl boyunca KÜSAV
Vakfı’nın Osmanlı Sanatı sergilerini düzenledi, Osmanlı sanatı üzerine NTV’ye
bir belgesel çekti, Louis Vuitton’a bir Osmanlı serisi yaptı.
Eski tarzları tekrarlamak tüketiciyi sıkıyor
Porselenin Avrupa’da dekorasyonda kullanımının artmasına paralel olarak
Türkiye’de de yükseliş yaşanıyor. Ama her şeye rağmen porselen hak ettiği yere
henüz gelmiş sayılmaz. Bizde hálá ve ısrarla eski tarzların tekrarlanması tüketiciyi
sıkıyor. Oysa geleneksel sanatlarımızdan olağanüstü modern tarzlar yaratabiliriz.
Çünkü çağımızda artık eskiden olduğu gibi ağdalı, karışık, gözü yoran, renk ve
desenlerin iç içe girdiği modelleri olduğu gibi devam ettirmek yanlış. Esasında
Osmanlı bu sadeliği çok önceleri yakalamış. Hint ya da ıran porselenleriyle Osmanlı’nınkileri
karşılaştırdığımızda bunu çok iyi anlıyoruz. Zarif, fazla süse kaçmadan; karanfilse
karanfilin, gülse gülün, laleyse lalenin etrafında dönen bir sanat oluşturmuşuz
eskiden. Bu biraz daha hafifletip estetize ederek porselene işleyebilir, stilimizi
geliştirerek evrenselleştirebiliriz diye düşünüyorum.
Kaynak: Hürriyet