Sonra da bu iki kişi evleniyor. Yepyeni bir aile oluyorlar. Tabii arada benzerlikler,
usuller, sevgiler, beklentiler ve en mühimi seks çekiciliği, aşk tutkalı var.
En azından ateşle barut bir arada, dört duvar arasında yalnızdırlar. Böylece,
bir tül perdesinin arkasından bakarak, evlilik başlar. Her şey güzeldir, romantiktir,
arzu doludur, sorunsuzdur. Zamanla, bizden veya dışarıdan kaynaklanan bir sürü
sebeplerle hafiften tül perde aralanmaya başlar. Daha doğrusu ayaklarımız yere
basar, gözümüz açılır. O ilk zamanların heyecanı durulunca hayat rutinleşir, canımız
sıkılmaya, her şey gözümüze batmaya ve tabii sinir olmaya başlarız.
Karşımızdakinin sözleri, hareketleri, davranışları, oturması kalkması, yemek
yemesi, sakız çiğnemesi, orasını burasını kaşıması, çıt çıt çekirdek çıtlatması,
esnemesi, horlaması anlayacağınız bir sürü şeyden rahatsız oluruz. Eğer bunları
dile getirirsek kavga çıkar, en azından karşımızdakini kırarız. Bir şey söylemezsek,
duymazlıktan gelirsek, görmemeye çalışırsak, gayri şuuri biriktirmeye başlarız.
Zamanla, bastırılan negatif duygular, şuur altına itilir. Eğer kişi bunu kendi
içinde eritir, hazmedebilirse, mesele vahimleşiyor. Para hesaplaşmaları, cimrilik,
aşırı harcamalar, karşılıklı güvensizlikler evliliğe vurulan darbelerdir. Şahısları
öç almaya, yalan söylemeye, karşı tarafı aşağılamaya sevk eder.
Benim param
Zaten, "Benim param senin paran" demeler bana göre müthiş birer 'soğuma' mekanizmasıdır.
Hele hele parasını saklamak, az göstermek, alınan malları kendi üzerine yapmalar,
bütün bu tarz davranışlar hepsi evlilikte tarafları birbirinden soğutur. Güven
çok önemlidir. Saklamak, kazık atmak olarak algılanır. Ekonomiler ne kadar gerekli
olursa olsun, taraflarca abartılmamalı. Gerekli zamanlarda, lüzumlu olan harcamalar
yapılabilmelidir. "Kendine gelince var bana gelince yok" demeler, seyahat, doktor,
psikoloğa gitmeyi lüks saymalar; eşinin kuaföre, yemeğe, kendine yaptığı harcamalara
kızmalar, şahısları gizlemeye, yalan söylemeye ve en önemlisi 'diş bilemeye' sevk
eder.
Çöküş
Başkalarının yanında küçük düşürmeler, manasız şakalar, gereksiz laf çakmalar,
eşini başkası ile karşılaştırmalar veya anlamsız örnek göstermeler, hepsi eşleri
birbirinden soğutur. Hiçbir şey unutulmaz, zamanı gelince temcit pilavı gibi ısıtılır
ısıtılır önümüze konulur. Soğumalar başladıkça, seks hayatı aksamaya, teklemeye,
alarm vermeye başlar, sonunda da duruverir. Esasında, bu bir çöküşün başı değil,
sonudur. Daha doğrusu tarafların arasındaki soğukluğun göstergesidir. Şahıslar
ancak mesele yoktur. Ama yapamazsa? İşte ileride olacakların tohumların atılmaya
başlamıştır. Kar topu gibi başlar zamanla çığ gibi olur. Ve bazen de evliliğimizi
ezip geçer. Ama gelin bunları düşünmeyelim. Hâlâ hoşlanıyoruz, seviyoruz, zevk
alıyoruz, paylaşıyoruz, dokunuyoruz. Bir gün bir bakıyoruz eşimiz bize bir sebepten
bağırıyor. Yahut itham ediyor veya karşı tarafı tutuyor, en mühimi bizi kırıyor.
Haksızlığa uğradığımızı bunu hak etmediğimizi düşünüyoruz. Alttan alsak ezildiğimizi,
taviz verdiğimizi sanıyoruz; biz de yangına körükle gitsek, bu sefer kavga uzuyor
ve tabii sonradan unutamayacağımız, bir sürü laflar ediliyor. Haydi başlıyoruz
küsmelere, tavır koymalara, surat asmalara. Her seferinde, her tekrarında, aslında
biz bir şeyler kaybediyoruz ve kinleniyoruz. En azından tortusu kalıyor. Ve bu
dışarıya vurulmuyor ama, şuur altınızda, eksi hanesine yazılıyor. Hele dayak,
itiş, kakış, küfür, ihanet, kıskançlık söz konusu ise iş cidden o zaman kendilerine
gelir ve önlem almaya yönelirler. Ya evlilik terapistine gitmeyi akıl ederler,
yahut da pek çoğunun yaptığı gibi ihanet ederler. Bilerek veya bilmeden bir arayışa
girer ve duygusal boşluklarını, öyle yanlış bir yolla doldurmaya çalışırlar. Tabii
evlilik terapisinin haricindeki yollar, aradaki kopma durumuna gelmiş bağları,
daha da kötü yapar. Sevgili okurlar bunu şöyle bir örnekle bitirelim. Farz edelim
ki bir yerimizi kaşıdık ve orada bir sivilce çıktı. Oynadıkça mikrop kaptı yara
haline geldi. Hala tedbir almadık, merhem filan koymadık üstüne üstlük kanattık
sıktık vs. Şimdi çıban oldu. Bunun için doktora mı gidilirmiş dedik ve bir gün
bir baktık iş kötüleşmiş ve bir kütle olmuş. Şimdi doktor artık şart değil mi?
Dua edelim de geç kalmamış olalım, bir sivilce derken bir kist veya kanserle karşılaşmayalım.